Yazı-yorum

“Kral Thamus bir keresinde sayılar, hesaplama, geometri, astronomi ve yazı dâhil birçok şeyin mucidi tanrı Theuth’u ağırlar.

Thamus bütün buluşların ne işe yaradıklarını inceledi. Her bir buluşu beğenip beğenmediğini dile getirdi. Kral Thamus’un Theuth’a ait buluşların her biri için neler söylediğini sayıp dökmek çok vakit alacaktır. Fakat, sıra yazıya gelince Theuth: “Sayın kralım, bu Mısırlıların bilgeliğini ve hafızalarını geliştirecek bir başarıdır. Bilgeliğin ve hafızanın reçetesini buldum.” dedi.

Thamus ise: “Ey mucitlerin piri, icat yapmak ayrı ey, icadın onu kullananlara fayda mı yoksa zarar mı getireceğini kestirmek ayrı şey. Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla onlardan verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi bekliyorsun. Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar. Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynaklarını kullanmak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar. Sen hafıza için değil, hatırlama için bir reçete keşfettin.”

-Phaedrus, Platon

Yukarıdaki alıntı Neil Portman’ın önemli eseri Teknopoli’nin açılış sayfası. Bir teknoloji olarak bilgeliğin ve hafızanın reçetesi olarak sunulan yazı ve buna karşı gelen ilk itiraz. Portman bu metin üzerinden Teknopoli kavramını kitabında tartışıyor, okumanızı öneririm. Yalnızca yazı değil kuşkusuz her yeni teknoloji toplumsal bir dönüşüm yaratır. Yazının icadından sonraki en önemli icat matbaanın yazma eylemini ve yazarlığı nasıl dönüştürdüğünü ünlü iletişim kuramcısı Marshall McLuhan, Yaradanımız Medya adlı eserinde şöyle anlatır:

“Bugün bizim bildiğimiz anlamda “yazarlık” ticari bir meta olan kitap yazmaya ilişkin kişisel bir entelektüel çabadır. Matbaanın icadına kadar, baskı tekniği ortaya çıkıncaya kadar pek bilinmeyen bir işti. Orta çağın bilim adamları okuyup inceledikleri eserlerin yazarlarının kimliğini öğrenmek için fazla bir merak göstermez, kendi yazdıkları kitaplara da, herkes onun yazdığını görüp bilmiş olsa bile, tutup kendi adlarını yazmazlardı. Yazarlık çok kanaatkârca, alçak gönüllülükle yapılan bir hayır işiydi. Bir kitabı yazmak, eskimiş, okunmayan satırları, sayfaları yeniden okunur hale getirmek sabır isteyen, zaman isteyen bir şeydi. Bazen kısacık metinler, küçücük risaleler, uzun uzun yorumlarla koskoca bir kitaba dönüştürülmekte ve bu dönüşümün sonunda asıl yazarın yazarlığı kaybolup gitmekteydi.

Matbaanın icadı anonimliğe son vermiş; bu icatla yazarın yazdığı ile ün kazanması düşüncesine gelinmiş, entelektüel çaba sonucu yapıtı yazarın özel malı (mülkiyeti) olarak görülmüştür. Kitabın mekanik yollarla çoğaltılması ise toplumu —okuyan bir toplumu— yaratmıştır. Tüketiciye yönelik kültürün yükselişe geçmesi özgün/orijinal olma özelliğini her şeyin önüne geçirmiş, kitabı alıp intihalde bulunmak ya da hepten kendi ismiyle yayımlamak yasaklanmıştır. Telif hakkı ise —bir kitabı ya da sanat eserini yayımlamak, yeniden basmak, yapıtın içindeki düşünsel ya da sanatsal yanı ya da biçimi yalnızca yapıtın sahibi için bir hak saymak- bu gelişmelerin sonucunda ortaya çıkmıştır.”

Marshall McLuhan yine Yaradanımız Yeni Medya adlı eserinde yeni teknoloji/uzantılar ile ilgili şu yargıda bulunur: “Tekerlek ayağın bir uzantısı; kitap gözün bir uzantısı; giyim tenimizin bir uzantısı ve elektrik devresi, merkezi sinir sisteminin bir uzantısıdır.

Ortamımızı değişime uğratan medya, her durumda farklı oranlarda duyu algılaması yaratır. Bir duyunun uzantısı(Extension) olduğunda, bu durum dönüşümümüzde, eylemlerimizde, dünyayı algılayışımızda değişmeye neden olur. Bu duyu ve algı oranları değiştiğinde insan da değişir.”

Burada Mcluhan’ın altını çizdiği husus: her teknolojik ilerleme aslında bireyi ve toplumu değiştirir. Matbaanın icadı kahraman anlatıları yerine anti kahraman Don Kişot’u ve roman türünü bize kazandırdı. Web 3.0 teknolojisi ile internet için herkes içerik üretebilir oldu ve bu da yazma eylemini demokratikleştirdi. Wikipedia, Redit ve sözlükler kitlelerin geliştirdiği içerikler ile hayatımızda önemli bir yer aldı ve hayatımızı da kolaylaştırdı. Twitter aracılığı aforizma ve ironi hiç olmadığı kadar popüler oldu. Herkes ben de dahil blog yazmaya başladı ve ana akım medya dışında da insanlar popüler olmaya başladı.

Böyle bir dönemde yani 2010 yılında pazarlama/marka eğitimleri vermeye başladığımda bu blogu hayata geçirdim. Tabi amacım bilge ve nitelikli bir hafızaya sahip olmaktan ziyade amacım yazarak eğitimini verdiğim konuların kurgularını daha iyi oluşturmak ve bu alandaki bilgimi derinleştirmekti. Bir konu hakkında yazmak için o konu hakkında detaylı araştırmalar, okumlar yapmak; elde edilen bilgileri kurgulayıp yazmak ve en son yazılan metni sadeleştirmek gerekir. Bu blog bana bunları fazlasıyla sağladı.

Yaşamın doruk noktasıdır yazman—

Yaşa — sonuna, ucuna, doruğuna dek—,ki,

yazasın…

Yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur.

-de ki işte, Oruç Aruoba

Yazı ile profesyonel ilişkim ise ilk işim olan metin/reklam yazarlığı ile başladı. Metin yazarlığı aslında bir nevi ticari yazarlıktır. Burada arzuhalcilikten farkı ise yazmasını bilmeyenler için formal bir şablonda dilekçeler yazmaktan ziyade bir marka için bir strateji/fikir geliştirip; onu reklama dönüştürüp markanın sponsorluğunda kitlelere ulaşmasına tanık olursunuz. Çalışmanız mecralarda yayınlandığında sanatçılar gibi manevi bir tatmin de yaşarsınız.

Profesyonel olarak yaptığım işlerin hepsinde yazmak en önemli 1-2 unsurundan biriydi. Metin yazarlığında pazarlama stratejilerine ve yaratıcı yazıma hâkim olmanız gerekir. Kreatif direktörlük döneminde yine strateji, yaratım yönetimine hâkim olmanız gerekir. 2014 yılından günümüze strateji ve yönetim danışmanlığı yapıyorum ve işim yoğunluklu olarak araştırma, strateji geliştirme, eğitim verme ve strateji uygulama kavuzu/raporu yazmaya odaklanmış ve işletme olarak ayda 150-200 sayfa arası içerik geliştiriyoruz. Bu da haliyle bloga içerik yazmak için zaman bırakmıyor. Fakat son dönemde blogun aylık sayfa gösterimi beş bin bandını geçince ve neden yazılara devam etmiyorsun soruları gelince tekrar yazmaya karar verdim.  Fahrenheit 451’de, Ray Bradbury “İyi yazarlar hayata sık sık dokunur. Vasatlarsa elini hayatın üstünden çabucak geçirir. Kötüler hayata tecavüz eder ve onu sineklere bırakır.” diye yazar. Umarım burada kötü klasmanında değilim!

Genelde blogda yer alan içerikler; Yeni Normal Nasıl Olacak yazı dizisi dışında hep eğitimlerde kullandığım bilgilendirici metinler. Bu arada blog sayesinde üniversitelerin sınav dönemlerini biliyorum:) Sınav dönemlerinde lisan ve lisansüstü öğrencileri blog istatiksellerini aylık beş, on bin bandına çıkarıyor ve bazı arkadaşlar bu dönemde blogda yer alamayan konular ile ilgili sosyal medyadan sorular soruyor. Sorulara elimden geldiğince cevap veriyorum ama ödevime yardımcı ol nedir yaw!  Blogda yer alan metinlerin üslup olarak didaktik, apolitik, aidiyetsiz hatta sıkıcı olduğunun da farkındayım. Gelişime ve eleştirilere açığım.

Sanırım metin uzadı, bundan sonra neler yazacağım ve en önemlisi nasıl yazacağım. Öncelikle genel anlamda yönetişimle ilgili yazmaya devam edeceğim. Uzun yıllardır Evernote’da tutuğum kavram, teori, paradoksları pazarlama perspektifinden yazmayı planlıyorum. Nasıl yazacağıma gelince Gilles Deleuze ve Fellix Guatari’nin eleştirdiği bilgiyi bağlamından koparıp onu yurtsuzlaştırmaktan ziyade bilgiye tarihi, sosyolojik, psikolojik ve felsefi altyapısı ile yeryurt sahibi yaparak sunmayı planlıyorum. Üstelik popüler kültüre de temas edebilirsem ne ala! Nihayetinde yeni metinlerin içeriği ve bu metinlerin üslubunun şekillenmesinde sizden gelecek bildirimler de çok önemli bir rol oynayacaktır. Onun için lütfen eleştirmeye ve yorum yapmaya çekinmeyin.

Bir Cevap Yazın